T.C.
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI

ÖDEMİŞ İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ
Anasayfa Atatürk Köşesi Okullarımız Personel Etkinliklerimiz Rehberlik İstatistik İletişim Ziyaretçi Defteri
 

 
Sitemizde bundan böyle edebi metinlere yer verilecektir.

ÇIĞ

Yunus’un ailesi köyden ayrı yerdeki bir çiftlikte yaşar. Yörenin iklimi serttir. Kışın çok kar yağar. Kar yolları kapadığında Yunus okuluna yürüyerek gitmek zorunda kalır. Yolu yalnız yürümez. Yanında mutlaka çiftlikte çalışanlardan biri bulunur. Bazen, köpeği de katılır yanlarına.
Dün gene çok kar yağmış, yollar kapanmıştı.
Yunus, bu sabah yola Hasan Ağabeyi ile birlikte çıktı. Köpeği Duman da yanlarındaydı.
Hasan Ağabey, Yunus’un okul çantasını sırtlanmıştı. Kısa adımlarla yol açıyordu. Yol açarken  bir yandan da konuşuyordu. Fısıltı ile konuşuyordu:
-Buralarda çığ tehlikesi var, dedi.
Duman’ a dönerek,
-Sakın havlamayasın, diye tembih etti.
Yunus, çığ tehlikesinin ne olduğunu sordu çabucak. Elbette fısıltı ile.
Hasan Ağabey;
-Yumuşacık görünen bu kar, dağın bir noktasından kopar. Yuvarlanmaya başlar. Yuvarlandıkça büyür. Büyüdükçe hızı artar. Önüne gelen her şeyi sürükler. Ağaçları söküp kayaları yerinden oynatabilir. Elbet altında kalan insanları da öldürebilir, dedi.
Yunus,
-Durup dururken niye kopsun, diye sordu.
Hasan Ağabey’in cevap vermesine fırsat kalmadı. Duman koşmaya başladı. Hasan Ağabey de Yunus’un elini sıkıca tuttu. Son hızıyla koşmaya başladı. Düzlüğe ulaştıklarında derenin karla dolduğunu gördüler.
Çığı,  Duman haber vermişti. Hayatların kurtarmıştı.
İkisinin de Duman’ın boynuna sarılmaları boşuna değildi.

                                                                             Beyza UĞUZ

TOLGA’NIN OKUL EŞYALARI

Tolga’nın çantasında bir hareketlenme oldu. Defteri çantasından çıktı. Söylenmeye başladı:
-Ben, Ece’nin çantasına gidiyorum. Ece defterlerini düzgün tutuyor. Yazılarını dikkatli ve güzel yazıyor. Sayfa atlamıyor. Silgisini iyi kullanıyor.
Ece’nin defteri olacağım, dedi.
Gidip Ece’nin çantasına girdi.
Tolga’nın çantası ikinci kez açıldı. Bu kes de kalemi çıktı. Tolga’nın kalemi de söylenmeye başladı:
-Bu çantadan ben de ayrılıyorum. Beni de iyi kullanmıyor. Düzgün tutmuyor. Yazı yazarken beni parmaklarıyla çok sıkıyor. Deftere kuvvetli bastırıyor. Hem sonra orada burada unutuyor. Orayı burayı karalıyor. Utanmasa duvarı bile çizecek. En iyisi Ece’nin kalemi olmak, dedi. Ece’nin çantasına doğru yürümeye başladı.
Tolga’nın boya kalemleri de çantasından çıktılar. Kısa adımlarla yazı kalemine yetişmeye çalışıyorlardı.
Tolga üzüntüden ağlayacaktı neredeyse.
-Ben neler yapmışım? Defterime de kalemlerime de kötü davranmışım, dedi.
Kitaplarını hatırladı birden.
-Eyvah! Kitaplarım da giderse yapayalnız kalırım, dedi.
Korkuya kapılmıştı ki…
Annesi Tolga’yı uyandırdı.

Tolga, bunların rüya olmasına çok sevindi. Eşyalarını daha iyi kullanmaya karar verdi.

                                                                                       Nuran YELEĞEN

ORMAN YANGINI

Bizim köyde köylüler yaz boyunca ormanı gözetler. Ormandan bir duman çıksa herkes telaşlanır. Yangın çıktığında eline kürek, kazma, kova alan ormana koşar. Bir an önce yangın yerine gidip yangını söndürmek gerekir. Çünkü yangın hızla yayılır. Rüzgâr olduğu zamanlar ise çok büyür.
Yangın, ağaçlara ve tüm canlılara zarar verir. Hayvanlar, canlarını kurtarmak için ormandan kaçmaya çalışırlar.
Yanan orman alanları çok kötü görünür. Ağaçların gövdeleri simsiyahtır. Dallar kömür, yapraklar kül olur.
Bizim köylüler ormana, ağaca çok değer verirler. Ormancıların ve jandarmaların kendilerini yangın söndürmeye çağırmalarını beklemezler. Yangın söndürmeye gitmekten kaçanları, askerden kaçmış gibi kınarlar.
Yangından yok olan ağaçların yerine yeni fidanlar dikerler. Ormanlık alanların çoğalması için ellerinden geleni yaparlar. Bu nedenle en güzel ormanlar köyümüzün çevresindedir.

                                                                              Savaş ÜNLÜ

SEV ÇOCUĞUM


Sen varınca  çocuğum derin uykularına
annen şiirler yazıyor sana.
İç çekiyor bir yandan bilmiyorum niçin
geleceğini görüyor sanki ağlıyor için-için.

Ben de şiirler yazmak isterdim çocuğum
dağa-taşa kurda-kuşa, dört renkteki insana...
ama bu şiir çocuğum yalnız sana.

Mavi bir gök çiziyorum şimdi
şiirime olsun diye eş
mavi göğü sev çocuğum
orada barındırır ısıtan güneş...
Bunları unutma adını unut
aydınlatan ay, kılavuz yıldızlar
dost yağmurların anası bulut!
Sal uçurtmanı göklere yine
onunla selam gönder hepsine.

Bu topraktır çocuğum, toprağı sev
Bin verendir o “bir”ine
Sığınaktır o ölüne, dirine.

Şimdi de bir deniz çiziyorum
sana çocuğum, sev denizi
vapurlardır, kayıklardır üstünde yüzen
onlardır çıkaran balıkçıysak kısmetimizi
Onlardır yolcuysak kavuşturan
birbirimize bizi.

Şunlar ağaçlardır çocuğum
sev söğüdü, kavağı, çınarı, çamı
onlar ormanı oluştururlar
orman oluşturur yaşamı...

Sana çiçekler çiziyorum çocuğum
Türlü renkleri, türlü kokuşları olan
Sevince açan çiçekler, unutulunca solan...
Bunlar hayvanlardır
güzellerini sev, kusurlarını görme
çirkinlerine çocuğum
yüreğinde yer verme.

Sana kuşlar çiziyorum şimdi
her birinin başkadır ötüşleri
başkadır uçuşları
sev çocuğum özgürlüğün
resmini çizen kuşları!
                                                                           Fevzi Günenç

ATATÜRK

Atatürk, seni sok severiz.
Kimsin, neler yaptın?
Biz bunları biliriz.

Önder oldun,
Vatan kurtuldu.
Yetinmedin,
Cumhuriyet kuruldu.

Hep yenideydi,
İlerdeydi gözün,
Hedefin birlik,
Çağdaşlıktı sözün.

Tanırız seni, iyi biliriz.
Biliriz de ondan severiz.
Bayrak kadar, vatan kadar,
Seni candan severiz.
20.01.2008

Memet YELEĞEN

BABAMIN DOĞUM GÜNLERİ

Çocuklar doğum günlerini konuşuyordu.
Aslı,
-Benim doğum günüm kışa rastlıyor. Havalar soğuk oluyor. Hep evde kutlanıyor. Ben kırlarda geçirmek isterim doğum günümü.
Altan,
-En güzel doğum günü benimki. Ben ilkbaharda doğmuşum. Doğduğum gün kırlar çiçeklerle kaplıymış, dedi.
Mert,
-En iyisi babamın doğum günleri, dedi.
Aslı atıldı,
-Akıllım, doğum günleri olmaz. Herkes bir kere doğar, dedi.
Mert itiraz etmede gecikmedi:
-Babamın iki doğum günü var. Birincisi yazın, diğeri kışın, dedi.
Altan,
-Anlamadım. İki doğum günü nasıl oluyor, diye sordu?
Mert,
-Babam yazın doğmuş; fakat kışın da ölmekten kurtulmuş. Kayak yaparken çığ altında kalmış. Bir köpek bulmuş babamı. O günü ikinci doğum günü olarak kutlarız, dedi.
Altan,
-Bu doğal afet nasıl bulmuş babanı?
Mert,
-Dedim ya! Babam kayak yapıyormuş. Dağdan karlar yuvarlanmaya başlamış. Yuvarlandıkça büyümüş, çığ olmuş. Babam kaçıp kurtulamamış. Çığ altında kalmış.
Aslı,
-Nasıl kurtulmuş çığın altından?
Mert,
-Yanlarında köpeklerle arama kurtarma ekipleri gelmiş. Babamın yerini bir köpek göstermiş. Baygın halde bulmuşlar, kurtarmışlar.
Altan,
-Köpekleri neden çok sevdiğinizi şimdi anladım, dedi.
Aslı,
-Ben de Mert’in babasının neden kurtarma ekibine katıldığını anladım, dedi.
Mert,
-İkinci doğum gününü de anladınız mı bari, demekten kurtaramadı kendini?


Memet  YELEĞEN

ÇEVRE HAKKI


Evrensel insan haklarını, çocuk haklarını gözümüzün önünden geçirelim. Bu haklar arasında kişisel hak olduğu kadar aynı zamanda da kişisel ödev olarak açıkça belirginleşmiş olanı hangisidir? Çevre hakkı denildiğini işitir gibi oluyorum.
Temiz bir çevrede yaşama, itirazsız kabul edilecek kişisel bir haktır. Yaşanılan çevreyi koruma, çevreyi kirletmek suretiyle çevre hakkını ihlal edenlerle mücadele ise kişisel bir ödevdir. Bu bakımdan hak ve ödev aynı kişide bütünleşmiştir, sözü çok yerindedir. Bu söz bir anlamda da, hakkını korurken ödevini yapmayı da içermektedir. Durumun böyle olması ise, çevre hakkının korunmasında, savunulmasında daha titiz davranılmasını gerektirmektedir. Vurdumduymazlığa, ihmale gelmez yani…
Öğretim programları, çevre hakkının önemle üzerinde durulmasını, gelecek kuşaklara çevre bilincinin kazandırılmasını bu bakımdan buyurmaktadır.
Çevre bilincinin, yurttaşlık bilincinin ana omurgasını teşkil etmesi bu nedenledir.
İyi bir insan olmanın ön koşulunun çevre bilinci olması da bu yüzdendir.
Çevre hakkının, diğer haklardan bir farkı daha bulunmaktadır. Çevre hakkı bireyle toplum, bireyle devlet arasında bir zıtlık, bir karşı karşıya geliş yaratmamaktadır. Bireyin yararına olan çevreyi geliştirme, çevreyi koruma hizmetleri, toplumun da devletin de yararına olan sonuçlar doğurmaktadır. Ürkeklikleri, çekingenlikleri bağışlamaz bu yüzden.
Çevre hakkı görüş ayrılıklarına ancak, hangi düşüncenin, çevre hakkına daha yararlı olacağı bağlamında izin verir. Çevre hizmetlerini ihmal, erteleme ya da durdurma gibi negatif düşünceleri görüş ayrılığı saymaz. Hoşgörü kapsamında negatif düşünceler yer almaz.
Unutulmamalıdır! Unutulmamalıdır ki çevre hakkı, var olan kuşakların hakkı ve ödevi iken, gelecek kuşakların yalnızca hakkıdır.
Gelecek kuşakların haklarına ihanet edenlerin iyi birer ebeveyn iyi birer yurttaş olduklarını söylemeleri kötü birer yalancı olmalarıyla sınırlı kalmaz. Aynı zamanda doğmamış bebelerin haklarına el uzatan vicdansızlar damgasını yemeleri gerekir. Yaşadıkları ülke topraklarının, ortak oldukları gezegenin hainleri olarak nitelenmelidir.
Çevreye duyarlı davrananların, güçlerini çevrenin korunması, geliştirilmesi uğrunda kullanan insanların da kahraman olarak algılanması gerekmez. Küçümsenmeleri ise, hiç gerekmez. 13.02.2008

Memet YELEĞEN

DÜRÜSTLÜK

Ödev gruplarından biri Volkanlarda toplanmışlardı. Ödev tamamlanmıştı. Sıra oyun oynamaya gelmişti.
Volkan, bütün oyuncaklarını ortaya dökmede sakınca görmemişti.
Ozan’ın ilgisini oyuncak at çekmişti. Zaten Volkan da oyuncak atı göstererek dayım Japonya’dan getirdi diyerek ilgileri yoğunlaştırmıştı.
Oyuncak atın ayaklarının altında gizlenmiş tekerlekler vardı. Yere konulup ittirildiğinde şaha kalkıyor, hem de kişniyordu.
Ozan pasta almaya koşmak yerine oyuncak atla oynamayı seçmişti. İki kez itip bırakmış, oyuncak at şaha kalkıp kişnemişti. Ozan çok eğlenmişti. Oyuncak atı üçüncü kez kişnetmek üzere yere koyup sıkıca ittiğinde olan olmuştu. At parçalanmış, yayları dışarı çıkmıştı. Ozan şaşırmıştı. Hemen parçaları birleştirdi. Oyuncak at ayakta durur hale gelmişti. Fakat bir daha ittirse dağılan parçaları toplayamazdı bile.
Ozan çok üzülmüştü. Asıl üzülecek kişinin Volkan olacağını düşününce üzüntüsü daha da arttı. Volkan’a nasıl söyleyecekti?
İçindeki bir ses, “Kimse görmedi. Öylece bırak. Sen söylemezsen senin yaptığını kimse bilmez.” diyordu. İçindeki diğer bir ses ise, “Sen biliyorsun ya! Başkasının bilmesine gerek yok. Dürüst ol. Kendini aldatma. Oyuncak at ile en son oynayan kişinin sen olduğunu da unutma.”diyordu.
Ozan zor durumdaydı. Herkesin kendine kızacağını, günü berbat ettiğini söyleyeceğinden korkuyordu. Kınayacaklardı, kızacaklardı işte!
Öte yandan da şöyle düşünüyordu. Ben söylersem niçin kızsınlar. Dürüstlüğe kızılmaması gerek, diyordu.
Sonunda karar verdi. Oyuncak atı eline aldı ve Volkan’ın annesinin yanına gitti
-Nermin Teyze! Bu oyuncak at oynarken parçalandı. Birleştirmeye çalıştım fakat olmadı. Bilgisayar almak için biriktirdiğim harçlıklarımla yenisini alırım. Volkan’ın üzülmesini istemem, dedi.
Volkan’ın annesi gülümsedi. Ozan’ın yüzünü okşadı.
-Çok düşüncelisin. Çok da dürüstsün. Aferin Ozan, dedi ve ekledi:
-Sana bir sır vereyim. O oyuncak at daha önce kırılmıştı. Yapıştırmıştık. Demek ki yapıştırmak işe yaramamış. Boşa üzülmüşsün, dedi. Ozan’ın yüzünü yeniden okşadı.
Okşamakla da kalmadı. Çantasından para çıkarıp Ozan’a verdi.
-Bilgisayar parasına katkımız olsun, dedi.

Memet YELEĞEN

GÜÇ BİRLİĞİ

Sıcak mı sıcak bir yaz günü düşünün. Güneş tepede. Dik ışıklarıyla buharlaştırıyor her şeyi.
Irmaklardan, derelerden, çeşmelerden, tüm su kaynaklarından uzak, susuzluktan kavrulmuş bir yer hayal edin. Gölgeye hasret, ot bitmez ağaç büyümez, uçsuz bucaksız…
Böylesi bir yerdeki patikada yaşlı bir dede, oğlu ve torunu yürüyor. Önlerinde bir eşek, yanlarında dili dışarı çıkmış bir köpek ile eşeğin semerine tünemiş muhabbet kuşu eşlik ediyor. Uzak bir yerden geliyorlar. Yorulmuşlar.
Yanlarındaki suyun son yudumunu içeli de çok olmuş. Susuzluktan mecalsiz kalmışlar. Ağızları kurumuş, dudakları çatlamış. Güneş üstten, kumlu topraklar alttan ısıttıkça ısıtıyor. Susuzluktan bayılmaya uzak değil hiçbiri. Zor durumdalar kısacası.
Her biri bir yana yığılıp kalacakken titrek bir ses güç verdi.
Dede, eliyle alçak tepeyi işaret ederek,
-Şu tepenin arkasında bir kuyu olacak. Oraya yetiştiğimizde kana kana su içeriz. Kendinizi koyuvermeyin, dedi.
Dedenin verdiği umutla gayrete geldiler, kuyuyu buldular. Buldular bulmasına ama kuyunun ağzı bir kaya ile kapatılmıştı.
Dede çabucak kayayı itti, yerinden oynatamadı. Oğlu yardımına koştu işe yaramadı. Torun yardımını esirgemedi kaya tınmadı. Eşek tüm gücünü kattı, köpek eşekten geri kalmadı; fakat kaya kımıldamadı. “Ben de varım.” diye atıldı muhabbet kuşu. Hep birlikte ittiler, suyu gördüler. Muhabbet kuşunun gücü ile hayata döndüler.

Memet YELEĞEN

ŞİFRE

İzcilik kampının en heyecanlı etkinliği birazdan başlayacaktı. Bu etkinlik bir yarıştı. Yarışların son noktasıydı demek daha doğru.
Kamp süresince, bedensel ve zihinsel beceriler gerektiren yarışları kazanan on kişinin yarışı idi. Bu on kişi ikişerli beş grup oluşturmuştu.
Grupları karşısına almış olan izci lideri yarışın koşullarını açıklıyordu:
-Ellerinize verilen kâğıtlardaki ipuçlarını değerlendirerek ormandaki beş hedefe ulaşacaksınız. Oralardaki harfleri toplayacaksınız. Topladığınız harflerden oluşan kelimeleri sıralayacaksınız. Bu kelimelerden yarışın ruhuna en uygun olanını seçeceksiniz. Seçtiğiniz kelimeyi benim kulağıma fısıldayacaksınız.
Açıklamayı dikkatle dinleyen Doğa söze karıştı:
-Ne kadar sürede yapacağız bunu?
İzci lideri,
-Güzel bir soru, dedi. Açıklamasını sürdürdü:
-Elbette kelimeyi bulmak kadar, hızlı bulmak da önemlidir. Öyle ya beş grup da kelimeyi bulduğunda kim kazanmış olacak? Kelimeyi en hızlı bulan; daha doğrusu kelimeyi oluşturan harfleri getirip kelimeyi de izci liderine söyleyen ikili kazanmış olacak.
İzci lideri, yarışçıları süzdükten sonra,
-Kampımızın deniz kıyısında, ormanın içinde olmasıyla hep övünürüz ya. Kampımızın bu özelliği hoşunuza gitmeyecek. Çünkü bu özellikler hedeflere ulaşmanızı zorlaştıracak, hedefleri gizleyecek. İpuçlarını çok iyi değerlendirmelisiniz, diyerek açıklamasını bitirdi.
Kısa sürede kuralar çekildi.
Gruplar çektikleri kura sırasına göre yarışa katılacaklardı. Üçer dakika ara ile hedeflere koşacaklardı.
Doğa ve Yunus üçüncü sırayı çekmişlerdi.
Çok heyecanlıydılar. Beklemek zorunda oldukları o altı dakika bitmek bilmiyordu. Derken o an geldi.
İzci liderine yardımcılık eden çocuk kâğıdı Doğa’ya uzattı. Yunus da kâğıdın içine düştü sanki. İlk hedef için yalnızca şu bilgi vardı: “250 m güneyde, tırmanıyor.”
Güneye yöneldiler elbet. Orman, görünmez kıldı onları. Hızlı hızlı yürürken içlerinden adımlarını sayıyorlardı. Bir yandan da Doğa,
- Bulacağımız şey, bir harf. Harf tırmanamaz. Tırmanma ipucu, harfin bulunduğu yerle ilgili olmalı. Bir yokuş, bir kaya gibi. Yunus, her zamanki duyarlılığıyla,
- Bu poşetler hayatımızdan ne zaman çıkacak, diyordu ki Doğa atıldı.
- Bırak şimdi çevreciliği, hedefi düşün.
- Onu da düşünüyorum.250 metreye yaklaştık, fakat ne kaya ne de yokuş var. Düzlüğün ortasındayız.
- Düzlüğün ortasında ve ağaçlar seyrek de olsa ormanın içinde.
Yunus Doğa’nın cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden bağırdı.

  1. Ağaç! Ağaca tırmanır.
  2. Ben de onu söyleyecektim. Hangi ağaca?
  3. Sen olsan hangisine tırmanırdın?
  4. En yükseğine!
  5. Koş o zaman en yüksek ağaca.

Çevredeki en yüksek ağaca varmaları ve çevresinde bir tur atmaları kısa sürdü.
Göremediler. Daha doğrusu göz hizalarında değildi. Kafalarını kaldırdıklarında zıplamakla falan yetişilemeyecek yükseklikteki kuru dalın ucuna takılı, “ş” harfi yazılı kâğıdı gördüler.

  1. Eğil, dedi Doğa.

Yunus anlamıştı Doğa’nın niyetini.
-   Omzuma binsen bile boyun yetmez. Çubukla yere düşür, dedi. Kırıp düzelttiği dal
parçasını uzattı.
Doğa, Yunus’un omuzlarına ayaklarını yerleştirdi. Yunus’un ıhlamasına aldırmadan, ağaca da tutunarak yükseldi. Asılı duran kâğıtlardan en üsttekini çubukla düşürdü. Yunus’un omzundan yere atladı.
Hemen birbirlerini kutladılar. Sağ ellerini havada çarpıştırdılar. Ellerin çarpışmasından çıkan “şap” sesi,  kuşların havalanmasına neden oldu.
Hemen ikinci hedefe yoğunlaştılar.
İkinci hedef için “ 150 m kadar batıda, kurumaya çalışıyor.” yazıyordu.
Batıya yöneldiler. Çabucak denize ulaştılar. 150 metreye ulaşmak için denizde de ilerlemek gerekiyordu. Yunus sabırsızca sordu.
-Şaka mı bu?
-Şaka maka değil, dedi Doğa. Devam etti:
-İpucu ne diyor?
-Kurumaya çalışıyor, diyor.
-Islanmadan nasıl kuruyacak?
-Anladım! Denizin içinde arayacağız.
-Sanırım şu kayaların birinde.
Hemen ayakkabılarını çıkardılar. Yunus pantolonunun ıslanmasına razı olmadı. Lacivert bir külotla denize yürüdü. Doğa pantolonunu yukarı çemremekle yetindi. Külotla denize giremezdi. Pantolonum ıslanırsa ıslansın diye düşündü. Denizde dağınık bir şekilde yer almış, kayalara doğru yürüdü.
Hedefi bulmaları uzun sürmedi. Küçük bir kayanın açık denize bakan yamacında “f” harfi yazılı, üç tane kâğıt duruyordu. Üzerlerine rüzgâr uçurmasın, dalgalar kaçırmasın diye taşlar konmuştu.
Yunus çabucak ıslak olmayan birini aldı.
Kıyıda çabucak giyindiler ve üçüncü hedefle ilgilendiler hemen.
Üçüncü hedef zor gibi duruyordu. “300 m güneydoğuda, karanlıkta” yazıyordu.
Önce güneydoğuyu buldular. Batıdaydılar, güneyi bulup çapraz olarak doğuya yöneldiklerinde güneydoğuyu bulmuş olacaklardı. Yunus’un kırk beş derecelik açı laflarını Doğa çok dinlemedi. Güneyle doğunun ortasına doğru yürümeliydiler. Hem de hızlı hızlı…
Yön sorunu çözülmüştü. Adımlarıyla 300 metreyi de bulurlardı. Güpegündüz, bulutsuz bir günde, karanlığı nereden bulacaklardı? Yunus,
-Gölge bile değil, karanlık. İşimiz çok zor dedi. Doğa,
-Bulunmayacak hedef vermezler. Yaklaştığımızda bir karanlık yer bulabiliriz. Güvenini sarsma, dedi.
Hızlı adımlarla, durmaksızın, nefes nefese yürüyorlardı. Ormanın içinde inişli yokuşlu ilerliyorlardı. Şimdi ise tepeye tırmanıyorlardı. Yunus durakladı,
-Üç yüz metre kadar geldik. Karanlık aramalıyız, dedi.
Doğa,
-Karanlık ne demek?
Yunus,
-Işık girmeyen, ışık olmayan yer her halde, dedi. Sesinde alayla karışık kızgınlık da vardı. Soru saçma gelmişti. Karanlık ne demekmiş, diye geçirdi, içinden.
Doğa’nın alayla da kızgınlıkla da uğraşacak hali yoktu. Yeniden sordu:
-Bu ormanın içinde kulübe gibi bir yapının olduğunu işittin mi?
-İşitmedim. Hatta hiçbir yapının olmadığını biliyorum. Oymak başımız söylemişti.
-Öyleyse doğal bir karanlık arayacağız.
-Doğal karanlık nasıl oluşur?
-Doğa hanım; yani tabiat ana kendi kendine yapar, dedi gülümseyerek.
-Buldum! dedi Doğa. Buldum. Bir mağara arayacağız.
-Aklınla bin yaşa! diye bağırdı Yunus.
Yunus’un sesi karşıdaki kayalardan yankılandı. Doğa,
-Sen alay ediyorsun ama, mağaranın yerini bize doğa söyledi, yankı yaparak. Kayalara koş bakalım.
Kayaların orada mağara aramaya başladılar. Kaçışan kertenkeleler, yılanları çağrıştırdı. Dikkatli davranmaları gerektiğini hatırladılar.
Üç tane kovuk buldular ama mağara bulamadılar. Buldukları kovuklarda da harf filan yoktu.
Yeniden değerlendirmeye başladılar.
Olmayan hedefi izci lideri söylemezdi. Şaşırtırlardı ama yanlış bilgiler vermezlerdi.
Yönlerini şaşırmış olabilirler miydi?
Yunus, hemen kayaların tepesine çıktı. Geldikleri yönü, yani kuzeybatıyı buldu. Baktığında denizi gördü. Denize doğru baktığında ise,  ikinci hedefin olduğu yeri gördü. Rahatladı.Yön doğruydu.
Peki, bu karanlık neredeydi?
-Yeniden arayalım, dedi Yunus. Hem de sopalarla dalları aralayarak, diye de ekledi.
Sopalarla dalları yoklayarak, aralayarak aramaya başladılar.
Mağarayı bulmak Yunus’a nasip oldu.
Zar zor çıktığı kayanın yanındaki ağacın dallarını aralarken dalın biri kopup gitti yerinden. Mağaranın ağzı ortaya çıktı.
Yunus beklemeden, “buldum” çığlığını attı.
Mağaranın tabanı eğimli değildi. Geniş bir mağara sayılmazdı. Boşluğunun eğri büğrü olması karanlık olmasını sağlamıştı. Yunus, zaman yitirmeden içeri doğru ilerledi.Doğa’nın uçan yarasalardan korkarak attığı çığlığı işitti.Yaktığı kibritlerin üçüncüsünün ışığı, “i” harfi yazılı olan kâğıtların görünmesini sağladı. Doğa’nın yarasalardan korkup geri dönmesine aldırmadı. İkinci kibriti yakmasına gerek kalmadan mağaradan çıktı.  
“İ” harflerinin üç tane kalması gerekirken dört tane vardı. Demek ki grubun biri mağarayı bulamamıştı. O dal yüzünden bulamamış oldukları kesin gibiydi.
O dalı, mağaranın ağzına hangi yaratığın getirdiğine akılları ermedi. Fazla da düşünmediler.
Dördüncü hedefin kaygısına düştüler.
Yeniden kılavuz kâğıda baktılar. “400 m kuzeydoğuda, köpeklerle konuşuyor.” yazıyordu.
Yön bulmak kolaydı. Artık yürümek de kolaylaşmıştı. İniş aşağı yürüyorlardı.
Yunus adımlarını sayıyordu da iniş aşağı yürürkenki adımların uzun olduğunu fark edemiyordu. Doğa, Yunus’u uyarmakta gecikmedi.
Yunus da ona takılmadan edemedi.
-Bilgiçliğin işe yaradığını da gördük çok şükür, dedi.
-Hadi oradan! Demekle yetindi Doğa.
Tahminlerine göre 400 metre tamamlandı. Ormandan çıkmışlardı. İçinde güzel bir ev olan, çitlerle çevrili, büyükçe bir bahçenin yanı başındaydılar. Ortada köpek filan görünmüyordu. Olmayan köpekle nasıl konuşacaktı bu harfler.
Yunus, köpek havlaması taklidi yaptı. Hem de beş kere. Hiçbir cevap alamadı.
Doğa, Yunus’a takıldı:
-Senin yabancı dilin köpekçe değil galiba, dedi.
Yaptığı esprinin etkisi olmadı. İşin şakaya gelir yanı görünmüyordu. Çitin çevresinde yürür gibi yapıyorlardı; fakat herhangi bir yere de gitmiyorlardı.Şaşkındılar.Ormandaki hedefleri bulmuşlar,açıklıktaki hedefte şaşırmışlardı.  
Düşünüyorlardı elbette. Harflerle köpeğin ilişkisi ne olabilirdi? Harfler herhangi bir köpeğin boynuna asılacak değildi. Nerede olabilirdi peki? Yunus,
-Köpeklerin bir tek kulübesi olur. O da yok ortada, dedi.
Doğa hemen atıldı:
-Aradığımız şey köpek kulübesi.
-İyi de nerede?
-Bu bahçenin çevresinde, dedi ve hızlı hızlı yürümeye başladı. Yunus zor yetişiyordu.
Evin, daha doğrusu bahçenin giriş kapısına geldiklerinde bir köpek kulübesi gördüler. Tedbirli bir şekilde yaklaştılar. Kulübe boştu. Yunus, hemen içine baktı ve bir “e” harfi yazılı kâğıdı aldı. Burada da dört tane “e” yazılı kâğıt vardı. Grubun birinin hâlâ mağara aradığını düşündüler.
Kalmıştı tek hedef. “400 m güneybatıda, gülümsetiyor.”
Hedefe yöneldiklerinde Doğa,
-Farkında mısın? Başladığımız yere gidiyor gibiyiz.
-Ben de onu hesaplıyordum. Güneye, batıya, güneydoğuya, şimdi de kuzeybatıya… Sanki bir çember çizdirdiler bize. Demek ki doğru yöndeyiz.
-Ben de doğru yönde olduğumuzu düşünüyorum.
-Hangi harfleri topladık? Hangi kelimenin çıkacağını merak etmeye başladım.
-Yol boyu düşünelim. “ş,f,i,e,” harfleri var elimizde. Hangi kelimelere yakın?
-“finiş” kelimesini nasıl buldun?
-Elimizdeki “e” harfini ne yapacağız?
- Haklısın. Son bulduğumuz harf “k” olursa “fişek” olur.
-Kafan çok iyi çalışıyor. İzci liderinin köpeğinin adı ne?
-Fişek. Kelimeyi bulduk gibi.
Böyle düşünce jimnastiği yapa yapa hızlı adımlarla yürüyorlardı. Küçük kalabalığı görünce heyecanlandılar.
Kalabalıktakiler de bizimkileri alkışlamaya başlamışlardı.
İzci lideri elinde harf yazılı kağıtlarla bizimkilere gülümsüyordu. Elinde “r” harfi yazılı kağıdı Doğa’ya uzattı.
- Hedefleri bulmada harcadığınız zaman çok iyi. Az zamanda başardınız yani. İlk başlayan gruptan çok iyisiniz. İkinci grup henüz gelemedi.Onları da geçmiş oldunuz. Sıra harflerdeki şifre kelimeyi kısa sürede bulup benim kulağıma söylemenizde, dedi.
Yunus ve Doğa’nın ter içinde kalmış olmalarına rağmen, şifreyi çözmeye hırsla sarılmaları memnun etti izci liderini.
Çabucak kafa kafaya verdiler. Doğa Yunus’a takıldı,
-Fişek elden gitti.  “Fişer” desek anlamlı değil.
-“Şerif” anlamlı ama, yarışa uygun değil.
Yunus, suratına  o muzip ifadeyi takınarak:
-Nedir bu ş i f r e  yahu?
Doğa, sağ elini havaya kaldırıp,
-Çak, dedi.
Eller havada çarpıştı. Çıkan “şak” sesini, kalabalıktan işitmeyen kalmadı. Hemen koşup izci liderinin kulağına fısıldadılar. O da saatine baktı ve ne kadar zamanda bulduklarını grubun listedeki yerine yazdı.
Bekleyiş uzun sürmedi. Doğa ve Yunus’tan oluşan grup, hedefleri bulup şifreyi çözme yarışında birinci olmuşlardı.
Yunus,
-Etkinliğe katılmış olmak daha önemliydi. Mağaranın ağzına o dalı koyan yaratıklar adına üzüldüm. Korku bilmez Doğa’nın, yarasadan korkmuş olmasına da şaşırdım, dedi.
Alkışlar arasında kupayı alıp Doğa’ya uzattı. Birlikte havaya kaldırdılar.

Memet YELEĞEN